
Sokrates öncesi Doğa felsefesini ele alırken daha önce çeşitli okulların temsilcileri ve bağımsız bir düşünür olarak Herakleitos’tan bahsetmiştik. Bu dönemin dördüncü ve son dönemi Plüralistler dönemidir. Plüralistler Empedokles ve Anaksagoras gibi iki bireysel filozofla Leukippos ve Demokritos’un temsilciliğini yaptığı Atomcu Okuldan meydana gelir. Onların Plüralist ya da çokçu diye adlandırmalarının sebebi daha önce bahsettiğimiz düşünürlerin arkhe olarak tek bir şey ele almasının aksine birden fazla şeyi arkhe olarak düşünmeleridir.
Bu dönemin ilk önemli düşünürü Empedokles’tir. Hayatı hakkında tam bir bilgi olmaması ile birlikte milattan önce 492 ve 432 yılları arasında yaşamış olduğu düşünülmektedir. Çok sayıda eser vermiş olan Empedokles’in iki ana eserinin bulunduğu kabul edilmiştir. Biri kendisinden önceki düşünürler gibi Doğa Üzerine adını verdiği eseridir. Bu eserde materyalist bir doğa felsefesi geliştirmiştir. Diğer eseri ise ruhun ölümsüzlüğü, doğum öncesi var oluşu ve ruh göçü gibi dini görüşlerine yer verdiği Arınmalar adli eseridir. Bu eser aynı zamanda şifa ve kurtuluş arayanlar için kaleme alınmış bir kehanet, dua ve keramet kitabıdır. Bu eserlerinin şiir biçiminde olmasıyla Parmenides’ten sonra düşüncelerini şiir formunda ifade eden ikinci önemli filozof olmuştur.
Bir filozof olarak Empedokles kendinden önceki tüm doğa filozofları gibi hiçten hiçbir şey çıkmayacağını kabul etmiştir. Yine diğer filozoflar gibi o da ezeli-ebedi olan varlığın yani arkhenin madde cinsinden olduğunu iddia etmiştir. Bu açıdan Parmenides’in varlıkla ilgili iddialarını kabul etmiş bulunmaktadır. Ona göre de varlık ezeli-ebedi, sürekli ve içine nüfuz edilemezdir. Ancak Parmenides’in aksine Empedokles oluş ve yok oluşun yani hareket ve değişmenin varlığını kabul etmiştir. Çünkü ona göre tek değil birden çok varlık vardır. Dolayısıyla varlığa gelme zaten var olan şeylerin birleşmesi, varlıktan kesilme ise bu şeylerin birbirlerinden ayrılmasıdır. Ortada birden fazla sayıda ezeli ebedi, bölünmez varlık vardır ve her hareket, oluş ve değişme de Bbu varlıkların birbirleriyle birleşmeleri ve ayrılmalarından ibarettir. İşte bu varlıklar dört unsurdur. O eserinde bunu şöyle açıklamıştır:
“Önce her şeyin dört kökünü öğren: Parlayan Zeus, hayat veren Hera, Hades ve gözyaşlarıyla ölümlü insanlar için hayat kaynaklarını besleyen Nestis.”
Empedokles bu dört varlığı mitolojik kahramanlarla ifade etmiştir onları mitolojik kılıfından sıyırdığınızda karşımıza şunlar çıkar: Ateş (Zeus), Toprak (Hades), Hava (Hera) ve Su (Nestis). Bu dört unsur değişmez olup evrendeki oluş ve değişme bu dört unsurun karışımından meydana gelir. Ama bunlar birbirleri haline gelemez yani su toprak haline, toprak da su haline gelemez.
Empedokles diğer tüm varlıkların oluşumunu bu dört temel varlığın birbirleri ile belirli oranda karışması ile açıklamıştır. Ona göre bu dört unsur bir ressamın paletindeki çeşitli oranlarda karıştırılmaları halinde farklı renkler verecek dört temel renktir. Eserlerinde dört unsurun karışması ile ilgili bazı oranlar da vermiştir. Örneğin kanda dört unsurun her birinden eşit miktarda vardır. Yani bir ölçü ateş, bir ölçü su, bir ölçü hava ve bir ölçü toprak. Kemikte ise bir ölçü ateş onun yarısı kadar toprak ve yine yarısı kadar su vardır.
Empedokles’in dört uunsurun birleşip ayrıldığını düşündüğünü söylemiştik. Bu konuda ise dört unsur dışında onların birleşme ve ayrılmalarına neden olan iki İlkenin var olduğunu söylemiştir: Sevgi ve Nefret. Bunları arkhe olarak değil de bir yasa, bir ilke olarak kabul etmiştir. Zira sevgi ve nefret evrende sürekli halde bulunmaz yani ezeli ve ebedi değildir. Hatta eş zamanlı olarak bile var olamazlar sırayla hüküm sürerler. Fakat bu sırayla hüküm sürmek bir diğerinin tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. Birinin diğerine oranla daha baskın olduğu anlamındadır. Ona göre sevgi, evrendeki iyiliğin nefret de kötülüğün nedenidir ve sevginin çekim nefretin ise itim gücü vardır.
Düşünür, dört unsur ve iki ilke ile evrensel oluşu periyodik olarak ortaya çıkan dört dönemle açıklamaya çalışmıştır. Ona göre evrenin İlk döneminde sevgi hakimdir. Ve bütün ögeler tamamen karışmış şekilde bir birlik halindedir. Tam bir barış ve sükunetin egemen olduğu bu dünyada hiçbir ayrım bulunmaz. İkinci dönemde ise nefret evrene sokulmaya başlar ve ahengin birliği ve sükuneti ortadan kalkarak hareket başlar. Böylece bir olan ögeler birbirlerinden yavaş yavaş ayrılırlar. Üçüncü dönemde ise nefret artık evrene mutlak olarak egemendir. Bu dönemde ayırıcı çözücü ilke olan nefretin etkisiyle ayrı türden ögeler; yani toprak, hava, su ve ateş birbirlerinden tümüyle ayrılmış olup evrende her öge kendi başına toplanarak tam bir ayrışma gerçekleşir. Dördüncü dönem ise sevginin yeniden evrene sokulduğu dönem olarak karşımıza çıkar. Burada da kısmen ayrılma ve kısmen birleşme vardır. Periyodik olarak devam ettiğini düşünürsek ona göre bir sonraki dönemde sevgi mutlak egemenliği sağlayacaktır.
Empedokles’in bakış açısından bizim bugün içinde bulunduğumuz dönem ya ikinci dönem ya da dördüncü dönem olabilir. Zira dünya bugün her şeyin birbiriyle karışmış olduğu bir birlik halinde değilken tam bir ayrışma halinde de değildir. Dolayısıyla birinci veya üçüncü dönemde olmamız mümkün değildir.
Sevginin kalplerimize egemen olduğu bir dünya dileğiyle… Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere…
KAYNAKÇA:
- Arslan A. (2006). İlkçağ Felsefe Tarihi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları: İstanbul
- Laertios D. (2003) Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri. (Çev. Candan Şentuna). Yapı Kredi Yayınları: İstanbul
- Cevizci A. (2016). İlkçağ Felsefesi. Say Yayınları: İstanbul
- Cevizci A. (2009). Felsefe Tarihi. Say Yayınları: İstanbul
Doğu ve batı felsefelerini ve kültürlerini incelediğimiz felsefe seminerlerimize katılmak isterseniz de buraya tıklayarak ücretsiz kayıt yaptırabilirsiniz. Bu arada seminer konularımızı incelemek için Felsefe Seminerleri sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.