
İnsan-ı Kamil kavramı tasavvufta felsefî bir anlamı İbnü’l-Arabi ile kazanmıştır. İbnü’l Arabi’ye göre insan, en mükemmel varlık olan Allah’ı tanıyabildiği ve tanıtabildiği ölçüde kemâle erer. İnsan-ı Kamil, Allah ile yarattığı varlıklar arasında bir yerde, ikisini de yansıtır mahiyettedir.
İnsanın Allah’ı yansıtmasını ayna metaforuyla anlatır İbnü’l Arabi. Ona göre insan, ilahi özün bir yansıması, bir aynası olarak kabul edilmektedir. Yani insan yalnızca biyolojik bir varlık değil; aynı zamanda ilahi isimlerin yeryüzündeki yansımasıdır. Bu metafor doğrultusunda insan ve İnsan-ı Kamil aynası mevcut olmasaydı, tabiat ruhsuz ve cansız kalırdı. Bundan dolayı, insan ve İnsan-ı Kamil kâinatın ruhu ve cilası olmuş, evren onunla canlanmış ve hayat bulmuştur. Kişinin İnsan-ı Kamil olma yönünde ilerlemesi ‘kainat aynasının cilası’, ‘kainat aynası’ gibi anlamlara gelmektedir. Bu aynanın sürekli zühd ile o ilk ilahi nuru yansıtıncaya kadar, tozu, pası giderilinceye kadar sevgiyle teslimiyet halinde parlatılması gerekmektedir.
İbn Arabî’ye göre insan, “küçük alem” (mikro-kozm) olarak tüm evrenin özünü taşır. İnsan-ı Kamil ise bu özü idrak etmiş, kendi varoluşunu evrensel varlık düzeniyle uyumlu hâle getirmiş kişidir. Bu, insanın eksik olduğu değil; tamamlanabilir olduğu fikrine dayanır.
İnsan-ı Kâmil yolculuğu, bilgiyle başlar; fakat bu bilgi yalnızca aklî veya teorik değildir. Burada söz konusu olan şey insanın kendini bilmesi yoluyla hakikati bilmesidir. Sokrates’in “Kendini bil” çağrısı ile tasavvuftaki “Nefsini bilen Rabbini bilir” sözü, farklı geleneklerde aynı hakikat arayışına işaret eder.
İbnü’l Arabi yukarıda da belirttiğimiz gibi ayna metaforunda İnsan-ı Kamil’in sürekli bir zühd haliyle aynayı temizlemesinden bahseder. Zühd nedir peki? Allah’tan başka her şeyi gönülden çıkarmak ve O’nun dışındaki hiçbir varlığa hak ettiğinden daha fazla değer vermemektir. O, ne varlığa sevinmek; ne de yokluğa üzülmektir. Bu da fena ve beka ile mümkündür. Buna göre kulun nefsânî arzularından ve vehimi vasıflarından uzaklaşması, süflî isteklerini yok etmesi ve bekâ ile yok olan kötü vasıfların yerini iyi ve güzel olan ahlâkî vasıfların alması tasavvuf düşüncesinde esastır. Fenâ fillah, Tanrı’da yok olmak, bekâ-billah ise O’nunla var olmak demektir. Dolayısıyla bu, insanın ahlaki olarak yetkinlik kazandığı bir sürece işaret etmektedir.
Mutasavvıflardan Azizüddin Nesefi (öl. 1300)’ye göre ise İnsan-ı Kamil şeriat, tarikat ve hakikatte tam olan insandır. Böyle bir insanın dört şeyi de tamdır; iyi sözler, iyi hareketler, iyi ahlak ve bilgi. Nesefi, İnsan-ı Kamil’i ilim ve ahlak yönünden sahip olduğu niteliklerle, diğer insanlara ahlaki erdemlerin kazandırılmasında ve dünyanın bir düzene kavuşturulmasındaki sorumluluğuna işaret eden ahlaki bir boyut içerisinde değerlendirmektedir.
Tasavvufi görüşlere göre İnsan-ı Kamil, ulaşılması gereken bir son durak değil; insan olmanın en yüksek ihtimalidir. Bu yolculukta esas olan, kusursuzluk değil; farkındalıktır. İnsan-ı Kâmil, her şeyi bilen değil; kendini bile kendi üstünde çalışan, nefsini, arzularını yenen insandır.
Belki de bu yüzden İnsan-ı Kamil, bize şunu fısıldar:
İnsan, ancak kendini aşabildiği ölçüde gerçekten insan olur.
KAYNAKÇA:
- https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/493589
- https://isamveri.org/pdfdrg/D00064/2013_1/2013_1_AKOTB.pdf
- https://www.ajindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423936491.pdf
- https://islamansiklopedisi.org.tr/insan-i-kamil
Doğu ve batı felsefelerini ve kültürlerini incelediğimiz felsefe seminerlerimize katılmak isterseniz de buraya tıklayarak ücretsiz kayıt yaptırabilirsiniz. Bu arada seminer konularımızı incelemek için Felsefe Seminerleri sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.