İnsan varoluşundan bu yana hep karanlıkla mücadele etmiştir. Bu maddi anlamda da manevi anlamda da böyledir. Dışarıda elektriği, ampulü bulmaya çalışırken, içeride aradığı da aydınlanmadır. Ve bu her insanın, özellikle de filozofların temel problemi olarak bugünlere kadar gelmiştir.

Karanlık ve aydınlıktan oluşan iki kutup kadim mitolojilerde tanrılarla, modern psikolojide bilinç ve bilinçdışıyla, felsefede ise hakikat ve yanılsama arasındaki gerilimle temsil edilmiştir.

Platon mağarasıyla anlatmıştır bu durumu: Mağaraya zincirlenmiş üç insandan biri dışarı çıkar ve aydınlıkla karşılaşır. Gözleri kamaşır, canı acır ama bir süre sonra ışığa alışır. Ve sonra bakar ki mağarada gördükleri birer gölgeden ibaretken dışarıdakiler gerçek. Artık aydınlanmıştır o insan. Fakat aydınlanırken gözleri de acı çekmiştir. Yani bu da gösterir ki karanlıktan aydınlığa çıkmak tıpkı bir patikanın engebeli yollarında yürümek kadar zorludur. Ama sonunda ışık vardır ve insanın en baştan beri özlem duyduğu şey o ışıktır.

Peki karanlık salt kötülük müdür? Sürekli olarak kaçılması gereken bir şey midir? Hayatımızın hiçbir noktasında olmamalı mıdır? Tamamen yok mu olmalıdır?

Hayır. Zaten bu pek de mümkün değildir. Evet temel amacımız aydınlıkta olmaktır, ışığı görmektir. Ama karanlık yok olmayacaktır. Zira karanlık olmadığında aydınlığın hiçbir manası olmayacaktır. Tıpkı Herakleitos’un dediği gibi. Ona göre evren mükemmel bir uyum ve ahenkle akmaz. Karşıtlar vardır ve bunlar bir yandan çatışırken bir yandan birlik halindedir. Gece-gündüz, yaz-kış, savaş-barış, yaşam-ölüm, aşağı-yukarı bunlar kendi başlarına asla var olamayacaklardır. Çünkü “Hayatta her şey zıddıyla kaimdir.” Yin-yang gibi… Siyahın içinde beyaz, beyazın içinde siyah vardır. Ve bu ikisi birleştiğinde birliği oluşturur.

Görünen odur ki güneş karanlığın en zirvede olduğu andan sonra doğar. İnsan da karanlığı gördükten sonra ışığı aramaya başlayacaktır. Dolayısıyla karanlık, ışığı aramaya iten güçtür insan için.

Peki insanın içindeki karanlık nasıl gösterir kendini? Bunun için de Carl Gustav Jung konuşur. Kişinin gölge yanları olduğunu savunmuştur Jung, bireyin kabul edemediği veya yüzleşmekten kaçındığı duyguların, düşüncelerin ve davranışların bu gölgede saklandığını belirtmiştir. Ve şöyle demiştir bunun için: “Gölgeyi bilinçlendirmek, kişinin kendi karanlık yarısını tanıması anlamına gelir. Bu, benliğin gerçekleştirilmesi yolundaki ilk ahlaki görevdir.” Ve gölgeyle yüzleşmek kişinin kendi içine dönmesidir. Kişi içine dönüp gölgeli yanlarını keşfetmelidir ki oraları aydınlatabilsin. Ama benim gölgelerim var diyerek değil; aydınlık yanlarımı bulmam, geliştirmem lazım diyerek… Kusurlarını keşfedip yerlerine koyabilecek yeni erdemler çalışarak…

Kusurları bulmak için kendini tanımak gerekir. Ve bunun için de şöyle demiştir Jung:  “Kendini tanımak, Tanrıların en zorlu armağanıdır; çünkü kendini bilmek, kendi cehennemine bakmayı gerektirir.”  Zordur ama armağandır. Çünkü o tanıma ile ne olduğumuz ve ne olabileceğimiz görünecektir bizlere. Kusurlarımız batacaktır, canımızı acıtacaktır ama geçecektir. Onların yerine koyduğumuz erdemlerimizle artık baskın olan kısmımız gölgelerimiz değil de ışığımız olacaktır. 

Nasıl erdemli olunur diye sorduğumuzda bunun cevabını da Aristotales verir bizlere. Erdemlerin, yaparak, eyleme geçerek kazanıldığını söyler. Yani öncelikle aklımızla onları kavramalı ve sonra erdemleri tabii bir eğilim haline getirmeliyiz. Yaparak ve yaşayarak… Erdemlerimiz doğal eğilimimiz olması dileğiyle…

KAYNAKÇA:

Aktiffelsefe Araştırma Grubu


Doğu ve batı felsefelerini ve kültürlerini incelediğimiz felsefe seminerlerimize katılmak isterseniz de buraya tıklayarak ücretsiz kayıt yaptırabilirsiniz. Bu arada seminer konularımızı incelemek için Felsefe Seminerleri sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

İlginizi Çekebilecek Diğer Yazılarımız:

gtag('config', 'AW-802439404');