
Hayatta zorluklar vardır değil mi? Hepimiz bugüne kadarki yaşamımızda bir şekilde bir zorlukla karşılaşmışızdır. Bazen onu gördüğümüzde ‘neden ben?’ derken, bazen ‘bu bana ne öğretecek?’ deriz. Çoğu zaman ilk soruyu sorarız, ikinci soru bir bilgelik gerektirir çünkü. Ve zorluğun içindeyken değil bilgelik, bazen aklımızı bile kaybederiz. Halbuki her zorluğun fısıldadığı bir cümle vardır: “Kendini tanı, kim olduğunu hatırla!”
Zorluk insanın kim olduğunu ortaya çıkarır. Seneca der ki; eğer sınanmadıysan, yazgın sana erdemini sergileme fırsatı vermiyorsa ben nereden bileyim senin büyük adam olduğunu? Ve başına hiçbir talihsizlik gelmemiş insandan daha şanssız kimsenin olmadığını söyler. Çünkü “Felaketler erdemlerin sergilenme fırsatıdır.” Ve önüne bir zorluk çıkmamış kişi kendini deneyemeyecek, kim olduğunu bilemeyecektir. Zorlukla karşılaştığında onu bir deneme görüp erdemleriyle ayakta kalmaya çalışan kişi ise kendini bulacaktır.
“Doğa, en sağlam ağacı fırtınada biçimlendirir. İnsan ruhu da aynı yasaya tabidir. Fırtına olmadan kökler derine inmez. Bu yüzden zorluk, düşmanın değil dönüşümün maskesidir.” Kelebek kozadan çıkmaya çalışırken çırpınır durur, tohum fidana dönüşebilmek için toprağı delmelidir, civciv yumurtayı kırabilmek için gagalar, gagalar… Ve en sonunda her biri yeni bir şeye dönüşür. O zaman, doğanın parçası olan insanın yaşamının kolay olmasını beklemek neden?
“Her zorluk insanın ruhsal tekâmülü için de bir imkândır” diyor Kemal Sayar. Birçok düşünüre göre de bu böyle. Onlara göre zorluk, bir “olumsuzluk” durumu değil, çoğu zaman bilincin açıldığı bir eşiktir. Çünkü insan zor zamanlardan sonra aydınlanır. Tıpkı en karanlık geceden sonra güneşin doğması gibi…
Peki önümüze bir zorluk çıktığında ne yaparız?
Zorluklar karşısında insanın iki eğilimi vardır: direnmek ya da teslim olmak. Ama ikisi de tek başına bilgece değildir. Direnç, eğer öfkeye dayanırsa insanı katılaştırır. Teslimiyet, eğer korkuya dayanırsa insanı pasifleştirir. Gerçek bilgelik, bu ikisinin ötesinde bir bilinçtir: Direnmekle teslimiyeti birleştirebilmek… Fırtınanın içinde sükûneti koruyabilmek… Hayatın ritmine uyumlanmak… Zorluğu bir yol bilip yürümeye devam etmek… O yoldaki engebeleri görüp onları sabır ve cesaretle aşabilmek…
“Eylemin önündeki engel, eylemi ilerletir. Yolu tıkayan şey, yol olur.”(Marcus Aurelius)
Zorluk olmasaydı ne olurdu? Hayat tümüyle kolay olsaydı… Sığlaşırdı insan, öğrenemezdi. Bir bebek bile yetiştirilirken verilen tavsiye nedir? “Bırak, düşe kalka büyüsün.” “Onu sürekli koruma, kendisi yapmayı öğrensin.” Çünkü büyümek için öğrenmek için zorluk gerek, çaba gerek. Ve zorluk hayatın bize ‘sen canlısın’ deme biçimi belki de. ‘Hadi çabala, sonrasında yıldızları göreceksin, gökyüzün aydınlanacak.’ deme şekli.
Hep gökyüzündedir değil mi yıldızlar? Ama onları görmek için gece gerek. Çünkü “Karanlık çökmeden yıldızlar görünmez.” Yani her ışığın değeri karanlıkla sınandığında anlaşılır. Tıpkı insanın zorlukların üstesinden geldiğinde parlaması gibi… Nietszche der ki: “dans eden bir yıldız doğurabilmek için hâlâ kaos olmalı insanın içinde.” Kaos düzenin düşmanı değil; onun tohumudur. Kaostan sonra düzen elbet gelecektir. Bu yüzden zorluktan kaçmamalı, korkmamalı onu bir hoca kabul edip ‘bana ne öğretebilirsin’ demelidir insan. Her zorluk yeni bir yıldıza gebedir. Yıldızların doğabilmesi için zorluklardan öğrenebilmek dileğiyle…
Doğu ve batı felsefelerini ve kültürlerini incelediğimiz felsefe seminerlerimize katılmak isterseniz de buraya tıklayarak ücretsiz kayıt yaptırabilirsiniz. Bu arada seminer konularımızı incelemek için Felsefe Seminerleri sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.